Bilgelik mi? Yoksa cehalet mi?
Cehalet bilime sebep olduğu gibi bilimde cehalete yol açar diyen Stuart Firestein, bilime merkezinde cehaletin olduğu yeni bir yörünge çiziyor; bilim, yörüngesinde ilerleme gücünü de cehaletin yol açtığı sorularda buluyor.
Cehaletin kasıtlı aptallığı değil de, bilgideki boşluktan ötürü bilememe halini açıkladığı anlamına dönelim. Kasıtlı aptallık, anlamazlığı ve aydınlanmamışlığı içinde barındırırken, bilgideki boşluğun yarattığı cehalet, o boşluğu doldurma arzusu doğurur. İşe doğru soruları sorarak başlarız ve doğru sorulara yol açan cehalet, Firestein’a göre, bilimcinin elindeki en değerli kaynaktır.
“Cehalet mutluluktur.” sözü Sokrates’e atfedilir, bazı kaynaklarda ise Descartes’a. Thomas Gray bir şiirinde, “cehaletin mutluluk olduğu yerde, Bilge olmak aptalca.” demiştir.
Çoğu kaynaklara göre Cehalet, bilgi ve tecrübe eksikliğidir. “Cahil” kelimesi, habersiz, hatta bilişsel uyumsuzluk ve diğer bilişsel ilişkilerdeki bir kişiyi tanımlayan ve önemli bilgi veya olgulardan habersiz olan bireyleri tanımlayabilen bir sıfattır. Cehalet üç farklı tipte ortaya çıkabilir: olgusal cehalet (bazı olguların bilgisinin olmaması), nesne cehaleti (bazı nesnelere aşina olmama) ve teknik cehalet (bir şeyin nasıl yapılacağına dair bilgi eksikliği) gibi tipleri vardır.
İslam’a göre cahil kimse, azgın, arzularının esiri, vahşi, şiddet taraftarı ve aceleci bir karaktere sahip, yani “barbar” demektir ve klasik kaynaklarda bu anlamda da kullanılmıştır. Terim olarak cahiliye, İslâm’dan önce Arapların dinî ve sosyal hayata hâkim olan batıl inanç, tutum ve davranışlarını ifade eder. Cahil yada cehalet bilgi eksikliğini ifade eden bir değer yargısıdır. Somut olgulara dayalı eleştiri niteliğinde, kamu tartışması içinde ve ölçülü kullanıldığında hakaret sayılmaz. Bu anlayışla bu tür eleştiriler asla hakaret olarak algılanmamalıdır. Amaç bu eleştirilerle doğruyu bulabilmektir..
Prof. Dr. Hasan ONAT’a göre cehalet bu gün yalnızca bir eksiklik değil, neredeyse bir kimlik gibi sunuluyor. Onat, “Bilmemek sorun olmaktan çıkarılıyor. Hatta bazen övünülecek bir tavra dönüştürülüyor. Asıl tehlike tamda burada başlıyor. Oysa din, aklı dışlayan bir alan değildir. Tam tersine; düşünmeyi, sorgulamayı, anlamayı ve hikmet aramayı emreder. Akıl ile inanç arasındaki bağ zayıfladığında, geriye sadece şekil kalır. Şekil büyür, öz küçülür. Bilginin yerine slogan, tefekkürün yerine ezber geçtiğinde din de toplumda zarar görür. Çünkü hakikat; cehaletin görüntüsüyle değil, aklın, ilmîn ve hikmetin sessiz derinliğiyle korunur. İnancı güçlü kılan şey cehalet değil idraktir. Dini savunmanın en sağlam yolu da aklı dışlamak değil; aklı, bilim ve ahlakı birlikte inşa etmektir” diyor.
Elbette ki toplumun tamamından bilim adamı olması beklenmez. Çünkü bu anlamda herkesin bireysel beceri ve yetkinlikleri vardır ve farklılık gösterecektir, göstermelidir. İhtiyaçlar hiyerarşisinde her bireyin bir görevi olacaktır. Her insan kabiliyet ve kapasitesini rol aldığı yerde öğrendiği kadarıyla ortaya koyar. Ancak önemli olan hangi seviyede ve dalda olursa olsun yapılan işin, üstlenilen görevin farkında olarak ve bilinçli bir şekilde insan yararına yapılmasının gerektiğini bilmesidir. İşte bu da eğitimle mümkündür. Bu eğitim aile, okul ve toplumda ki eğitimin tümünü kapsar.
Diğer taraftan cahil kimseler, bilgisiz kimseler değillerdir. Cahil kimseler, bildikleri şeyi yanlış bilenler yani bilgiyi yanlış anlayanlar, doğrusu söylense bile kendi bildiğinin doğruluğunu savunanlar ve kanıtlasanız bile bu kanıtı görmezden gelenlerdir. Sosyal bilimcilere göre cahillik yanlış bilgidir.
Sosyolojik açıdan, bireysel yanlış bilgi beraberinde suçu, günahı, hatayı ve birçok olumsuz vakayı peşinden getirir. Eğer bu engellenmez doğrusu öğretilmezse zamanla toplumsal yani sosyolojik bir olgu halini alır.
Cahilliğin nedenleri aslında toplumsaldır, toplum olarak gelişmeyi becerememiş topluluklarda cahil insan sayısı elbette fazladır. Cahilliğin temelinde, “Eğitimsizlik” yatar. Toplum bilgi ve kültürel açıdan gelişemediği sürece, kentlileşmek, okulları, üniversiteleri artırmak, şehirleşmek, konfor alanlarındaki ilerleme bir tedbir olmakla birlikte, cahilliğin giderilmesi anlamında yeterli olamamıştır.
Bu anlamda Türkiye’de yaşayan insanların bilgi ve kültür farkındalığı ile cehalet düzeyleri arasında ki makas, plansız gelişme nedeniyle bir hayli açılmıştır ve bu konuda bir standart yani belirli genel bir seviye oluşturulamamıştır. Bilim, teknoloji ve konforda gelişme sağlanabilse de kültürel düzeyi artıramıyor veya cehaleti yeterince ortadan kaldıramıyor. Sosyolojik alanda ve diğer alanlarda bu sosyal stratejik derinlik ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirlemiş oluyor.
Sosyal stratejik derinlik olmadan konfor düzeyinin artması, medeniyet okur yazarlığı (insan hakları, hukuk, adalet, bireysel ve toplumsal normlar vb.) beklenen düzeyde artırılamıyor. Örneğin; sebebi ne olursa olsun trafikte araçtan inip kavga etmek veya araçların önünü kesmek, anlaşamadığı yada sevgide karşılık bulamadıklarının katili olmak, spor müsabakalarını intikamcı sonuçlara döndürmek, yasa ve kamu düzeni uygulayıcıları ile çatışmak gibi bir çok davranış biçimleriyle örneklendirilebilir.
Siyasi/kültürel miras ve Türkiye’nin üzerine oturduğu sosyo-kültürel ve tarihsel arka planın analizi ve buradan doğan potansiyel güç unsurları ile bu unsurların değişim ve dönüşümleri, çevre ile iletişim stratejik derinlik olarak yorumlanabilir.
Bazı toplum bilimcileri tarafından yapılan araştırmalarda konfor alanının genel olarak tek düze bir hayat tarzı sağladığı saptanmıştır. Yeni davranışlar üretilmesine gerek kalmadan dün yapılanların kopyalandığı döngüye sahip bir konfor alanı yarattıkları izlenmiştir. Kaygı ve korku seviyesini minimum ve sabit seviyede tutan bu ortam insanları her ne kadar huzurlu hissettirse de, bireysel yaratıcılığa bir zincir vurduğu belirtilenler arasındadır. Bireyler kendi elleriyle oluşturdukları hapishanelerinde artık gelişecek bir evrenin olmadığını düşünüyorlar. Bu statik durum zaman içerisinde bireysellikten toplumsallığa dönüşmektedir.
Bazı çevrelerin konfor alanları ile ilgili değişik görüşleri ise; Korku alanı bir konfor alanını yaratır ve herkesin konfor alanı kendine göredir. Bunun gelirle giderle veya konumla da ilgisi yoktur, şeklinde tanımlayanlarda vardır. Bu tür konfor alanları genellikle, güvenliğin ve yaşamsal faaliyetlerin kısıtlı olduğu veya engellendiği coğrafyalarda ve toplumlarda ön planda yer almaktadır.
Türkiye cehaletiyle övünen bir ülke olmamalıdır. Türkiye, tarihi hastalığı olan yolsuzluk ve buna sebep olan cehaletle savaşır durumdadır. Üstelik bu savaşı halk, kendine karşı yapmaktadır. Tabi ki bu gün imkanlar ve araçları artmasıyla dünden daha fazla yolsuzluk yada haksızlık veya adil olmayan uygulamalar var ve bunun sonucu ortaya çıkan fakirlikle mücadele ediliyor. Bu durumda ise iç ve dış yönlendirmelere fırsat doğuyor. Çünkü halk, bazı birleşmesini istemeyenler tarafından yönlendiriliyor. Toplum yaşam mücadelesi vermekten, hayatta kalma çabasından bu tür odakları fark edemiyor. Ülkenin GSMH’nın büyük bir bölümü belli gruplar tarafından paylaşılıyor, iktidarlarda kendi zenginlerini sermayelerini yaratıyor, sosyal ve ekonomik dengeler bozuluyor. Bu noktada devlet eğitim, hukuk ve gelir dağılımında adalet sağlayamadığı için ayrışmalara engel olmakta başarılı olamıyor. Fırsatçılık ön plana çıkıyor, düzen bozuluyor. İşte bu, yeni emperyalist düzenin parametrik etkenlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Gelişmekte olan ülkelerde ekonomiyi ayakta tutmak piyasa etkinliğini ve ticareti hareketlendirmek ve hacim yaratmak için inşaat sektörü, kıymetli madenler ve faiz gelirleri gibi üretime yönelik olmayan yada üretime etkisi az veya az katkı sağlayan alanlarda kullanmakla, iktisadi yada ekonomik gelişmede uzun vade de etkili olamamaktadır. İnşaat sektöründe uzun dönemde beklenen fayda potansiyel olarak minimum seviyede gerçekleşmektedir. Bu alanda gerekli mal ve ihtiyaç duyulan araç/malzemelerin bir çoğunun ithaliyle, üretimin ekonomik döngüsü kısa süreli olduğundan etkisi yüksek seviyede olamamaktadır. Aslında amaç arz-talep dengesini sağlamak olsa da geniş anlamda üretim araçlarını tamamıyla harekete geçiremiyor, yüksek kapasitede çokta bir şey üretemiyor, konut, barınma, yapı stoku ihtiyacı ile geçici istihdam ve arkasında sanatsal yapılar dışında entelektüel bir gelişme sağlayamıyor. İktidarlar, eğitime-sanayiye para harcayacağına, ekonomiyi inşaat sektörüyle ayakta tutmaya çalışırken, farkında olmadan toplumu manipüle etmiş oluyor, kitleler ekonomik okur yazarlıktan uzak ama para kazanmış oluyorlar, dolayısıyla elde edilen sermaye üretim alanlarına yönelemiyor.
Bu alanda elde edilen gelirlerin çok azı fabrika yapan fabrikaya dönüşebiliyor. Bu nedenle kaynaklar etkin kullanılamıyor veya verimi düşük alanlarda kullanılıyor. Toplumsal ve ekonomik arz talep dengesi kurulamıyor. Ülkelere yönelik şehir imar planları, sanat yapıları, kalkınma projeleri, fabrika yapan fabrikaların inşası gibi bilim ve teknolojiyi içeren inşaat alanları elbette ki bu kategoride değerlendirilemez. Bu anlamda son yüz yılda ülkeler arası savaşlar ile iç savaşlar nedeniyle Gazze, Ukrayna, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi bir çok ülkede tahrip edilen sanat yapıları, binalar ve diğer yapıların imar edilmesi medeniyet göstergesi kültür ve sanat seviyesini temsil etmekle birlikte, ekonomik ölçekte olduğu kadar, sanatsal ölçek olarak da değerlendirilmelidir.
Ulusal bir kültürün birikmesi, toplumun ortaya çıkan yeni kavramlarla özdeşleştirilerek, geleneksel kültürünün oluşması, ekonomiyi destekleyen bilim, sanayi ve teknolojik alanda yapılan hamlelerle gerçekleştirilmektedir. Ülkelerin ekonomik istikrarı makro, mikro ekonomik planlar ve yöntemlerini de kapsar. Kentli olmak için kente taşınmak gerekmiyor. Kente her taşınanında kentli olduğu anlamına gelmiyor. Özellikle kentleri bu tür toplumsal göçlere hazırlamak gerekiyor. Kentli olmak, çağdaş medeniyeti bütünüyle olmasa bile, biraz anlamış olmayı gerektiriyor. Bu toplum kültürü şehir hayatını, sahip olduğu kültürle yozlaşmadan özdeşleştirmesi içselleştirmesi gerektiği sosyolojik bir gerçektir.
Örneğin bölgesel planlar dışında İstanbul’da artık bir plan yapılaması zordur. Hatta dünyada bu kadar büyük şehirlerin planlanması zordur, yapılsa da beklenen sonucu alabilmek zordur. Çareyi Anadolu’da aramalı, Anadolu şehirleri eğitim ve sanayiyle cazibe merkezi haline getirilmeli ve büyük kentlerin ağırlığı bu şekilde hafifletilmelidir. İşte bunun için kentlerde üretime ve dolayısıyla kalıcı istihdama yönelik yatırımlar ve gelişmeler sağlanmalıdır.
Bir ülke profesyonellerle yönetiliyorsa gelişme kaydedebilir. Siyasiler sayesinde bürokrasinin amatörler ve yetersizler elinde toplanması, toplumsal bir hastalık haline gelmiştir. Siyasilerin sonraki yılları ilk yılları kadar verimli olmayınca toplumsal temellere ve taleplere dayalı uygulamalar yerine, öncelikle siyasi kararların uygulanması gelişmenin, büyümenin hızını kesmekte veya yavaşlatmaktadır. Demokratik, ileri, katılımcı hedefleri olan hiç bir ülke cahil yada amatör kadrolarla idare edilmemelidir. Ancak Türkiye son elli yılda bu hastalıktan kurtulamamıştır.
Günümüzde eğitimin her alanda çökmesi de bir hastalık değilse nedir? Eğitimde toplumun yapısına uygun uzun vadeli planların ve modellerin gerçekleştirilememesi, çok sık sistem değişikliklerine gidilmesi verimini ve seviyesini düşürmektedir. Bu durumda ülkede düşünenler, sorgulayanlar çoğalmıyor ve bundan da endişe duyulmuyor. En çok AVM’ler, borsalar, gökdelenler, saraylar, Villalar, otomobiller, yollar, camiler düşünülüyor ve bundan da rahatsız olunmuyor.
Uzun vadeli stratejik planlamalar yetersiz kalıyor veya gecikiyor, çünkü planlama yapacak profesyoneller işbaşına getirilmiyor veya getirilemiyor. Önce yağma yapılıyor, sonra plan yapılıyor, taraflardan biri oy almak istiyor, diğerleri ise ev sahibi olmak istiyor ve bu taraflar birbirleriyle çok iyi anlaşabiliyorlar çünkü tüm bunlar hukukla uyumlu hale getiriliyor savunuları ön plana çıkıyor.
Türkiye’de felsefe yapıldığı sanılmakta ya da felsefe anlayışı olmadığı için eleştiri kavramı da gelişmemektedir. Az gelişmiş toplumlarda ve ülkemizde eleştiri yapıldığı zaman, sanki hakaret edilmiş gibi algılanıyor! yorumları yapılıyor. Türkiye Cumhuriyeti, İslam toplumları tarihinde gerçekleştirilen en yeni ve büyük medeniyet projesi olarak kabul edilmektedir. 20’nci yüzyılın en büyük toplumsal değişimi, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve gerçekleştirdiği yeni düzen, Fransız ihtilalinden sonra en köklü değişim olarak değerlendirilmektedir.
Dünya tarihi 1453’de İstanbul’un fethi, 1923’de de Cumhuriyetle birlikte bir devrin sona erdiği ve yeni bir devrin başladığı çağ kapatıp, çağ açan en önemli dönemlerindendir. Son yüzyılda ise İslam toplumlarının çağdaş dünya ile sürüp giden uyuşmazlığı, Türkiye’yi de olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Çünkü Türkiye inanç birliği nedeniyle bu toplumlara ve ülkelere sahip çıkmak durumundadır. Türkiye, son zamanlarda savunma sanayi ve enerji alanında ki gelişmeleri bu etkinin dışında tutmayı başarmıştır. Savunma sanayisinde ki gelişimi elbette dışa dönük bağımlılıktan kurtaracak dünyadaki yerini belirleyecektir.
Türk Mimar ve Akademisyen Prof. Dr. Doğan KUBAN Türkiye’deki cehalet anlayışına ve etkileyebileceği alanlar konusunda sert eleştiriler getirmektedir; “Türk aydını, Amerikan sömürgeciliği ve kırsal kültür tarafından esir alındı, olan bitenler ahlaki ve entelektüel iflastır, aydınlar doğrudan katılmıyor olsalar da, toplumu saran ahlaki çöküntüyü sanki normal bir olguymuş gibi izlemekle yetinerek, hoş göstererek, ona ortak oluyorlar.”
“Bu ülkede ağaç ve orman katliamı var, su katliamı var, insan ve özellikle kadın katliamı var, hepsinin üzerinde, hayvanlarıyla birlikte doğa katliamı var, kent yaşamı katliamı var.”
Bu bir kara mizah değildir. İyi yönde yapılanları karalamak olumsuz göstermek asla değildir. Çünkü dünyanın bilim ve teknolojide geldiği nokta herkes tarafından görülmektedir ve Türkiye bu gelişmelerden daha fazla pay almalıdır. Eleştiriler bu yönde anlaşılmalıdır, şeklinde açıklıyor. Bazı bölümlerde alıntı yapılan, Prof. Dr. Doğan KUBAN’ın bu yazısında belirttiği bazı hususlarda, zamanın gerisinde kalmış bazı önemli olumlu yada olumsuz öğelerin, Türk toplumu tarafından aşıldığı, bunda sadece Türkiye’deki bilim adamlarının veya entelektüel yapının değil, evrensel iletişimin gelişmesi ile emperyalist düzenin, mal ve ürünlerin pazarlama stratejilerinin de etkili olduğunu kabul etmek, bu seviyede koruyucu toplumsal projeler ortaya koymak gerektiği öngörülmektedir.
Türk toplumu, savaşçı genleri ile vatan savunmasının ortaya çıktığı durumlarda, hangi şartlar oluşursa oluşsun savaşmaktan geri kalmamıştır, kalmayacaktır. Bu durumu 126 yıl öncede, “Kurtuluş Savaşı”nı yaşayarak vatanı, milleti ve insanlık için düşünüp çalışacak bir çok vatan severinin olduğunu öğrenmiş ve göstermiştir. Bu günde varlığıyla ülkesinin geleceğini hazırlayacak milyonlarca vatan sever insanın olduğunun farkındadır. İçinde bulunduğumuz süreçte sesleri az çıkıyor olabilir ve düşünceleri net olarak okunamayabilir. Ancak onlar gerçek medeniyetin, insani düşünce dünyasının ortaklarıdır. Bu sessiz kalabalıklar Türkiye’nin yeni derin devleti, her şeye rağmen gizli siperlerde yatan kalabalıklarıdır.
Birilerini diğerlerinden ayırmak ve ötekileştirmek mümkün değildir..!
Barışa ve refaha ulaşmış bir ülke olabilmek ümidiyle, Kurban Bayramınızı tebrik ederim.
Esen kalın.
