Küresel finans piyasaları ile reel üretim arasındaki makas açıldıkça, bedelini her zaman geniş halk kitleleri ödüyor. Geçmişten bugüne yaşanan ekonomik buhranlar ve son dönemdeki fon tasfiyeleri; denetimsiz sermaye hareketlerine karşı üretken ve milli bir ekonomik aklın şart olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Tarih boyunca belirli bir coğrafyada siyasal düzenlerini sağlayabilmiş toplumlar genel olarak devlet olmuşlardır. Siyasal bir düzen kurma din, dil ve kültür birliği sağlama ve bir coğrafya da yaşama, devlet olma özelliklerinin temelini oluşturmaktadır. Ancak bu asgari müştereklerde buluşan devlet, tabi ki yaşayan bir halk varsa devlettir. Temelde bir halkın olmadığı, siyasal birliğin bulunmadığı her türlü yönetimler devlet olma özelliğinden uzaktır.
Devlet olsa da uzun süre yaşaması da mümkün değildir. Burada genel yargı, devlet halkı için vardır veya halk varsa devleti de olmalıdır, mantığı baskın çıkmaktadır. Bilinen ilk devlet olan; Türk oldukları tam olarak kanıtlanmış olmasa da Sümerlerin devletleşmesi Ur, Uruk, Lagaş, Eridu, Kengir (Kenger) ve Kiş şehir devletleri, (Kengir Türklerinin yaşadığı yerde bir şehrin adı, Sümerlerin de ilk şehrinin ismidir.) güç ve mücadeleyle gerçekleşmiştir. Efsanevi Sümer kralı Gılgamış'ın mezarı, Fırat Nehri'nin önemli bir geri çekilmesi sonrasında ortaya çıkarılmıştır. Göçebe bir hayat tarzı olan Sümerler'in, Mezopotamya'da yerleşik hayat tarzı olan topluluklar üstünde egemenlik kurması ile birlikte ilk devlet ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan San Marino Cumhuriyeti dünyanın en eski devletidir. MS 301 yılında kurulmuştur. Tarihi bağımsızlık ve tarafsızlık ile karakterize edilmektedir.
Yale profesörü Juan José Linz'e göre günümüzde üç ana siyasi sistem türü bulunmaktadır; demokrasiler, totaliter rejimler ve bu iki türün arasında yer alan otoriter rejimler ile hibrit rejimler. Başka bir modern sınıflandırma sistemi, monarşileri ayrı bir varlık veya ana üçüncü hibrit bir sistemi olarak içermektedir. Dini yaşam dışı gören ve düşünen felsefi yapılar olsa da insan hayatı açısından bir eksikliktir. Din odaklı felsefede toplumsal yaşam ve bu anlamda devletlerin din eksenli olmaması halinde insan yaşamının güçlünün zayıfı ezdiği veya daha çok acımasız, kuralsız, vahşi bir yaşam tarzının hakim olacağı savunulmaktadır.

Örneğin Nihilizm, evrenin ve insan yaşamının özünde herhangi bir anlam taşımadığını savunan bir felsefi yaklaşımdır. Ancak bu, her türlü anlam ve değerin tamamen reddi gerektiği anlamına gelmez. Nihilizme göre, toplumsal, ahlaki ve kültürel değerler insan yapımıdır ve mutlak bir gerçeklik taşımaz. Her ne kadar Nietzsche gibi nihilizme muhalif düşünürler, nihilizmi aşırı sonuçlarıyla tanımlamaya çalışsa da, bu tanımlar nihilizmin kendisini değil, muhaliflerin nihilizme yönelik bakış açılarını yansıtır. Bu bağlamda, Deleuze (1962) ve Crosby (1998) gibi filozofların tanımları da, nihilizmin aşırı yorumlarına odaklanan eleştirisel perspektiflerdir. Dolayısıyla bu savunulardan anlaşılacağı gibi yeryüzünde tamamen Nihilist bir toplum, nihilist bir devlet yoktur.
Din, yaşayan toplumlar için bir gerçek ve yönetim veya yönetim biçimleri dinden etkilenir. Bağımsız ve laik olabilirler, ancak dinsiz de değildirler. Din yönetim biçimlerinin içinde ahlaki kurallar yada toplumsal, kabul edilmiş kurallar veya evrensel kurallar ile içinde yer alır. Bu bütün dinler için de aynıdır. Ancak hicret/göç şartlar açısından her dinde yoktur. Var olanlarda ki sebepler İslami hicret şartlarıyla aynı değildir.
Bir toplumun bulunduğu veya yaşadığı bir coğrafyayı terk etmesi veya göç etmesi farklı anlamlar taşıyabilmektedir. Bir ülke zor zamanlar yaşarken veya savaş hali durumunda göç etmek, ülkeyi terk etmek bazı uzmanlar tarafından ihanet olarak da görülebilir. Eğer bir göç/hicret dini gerekçelere dayanıyorsa farklı sonuçlar doğurmuş ve doğurabilecekse anlamını da değiştirmektedir. Türk’lerin derin tarihine bakıldığında göçebe bir halk olmaları nedeniyle göç yaşamın bir parçası olmuştur. Tarihi süreç içerisinde doğal afetler ve değişiklikler, kuraklık gibi nedenlerle Orta Asya’dan Asya’ya güney Asya’ya, Kuzey Avrupa’ya ve Anadolu’ya (küçük Asya) boylar ve kabileler halinde göç etmişler ve yerleştikleri coğrafyalarda siyasal yaşamlar aramışlar ve siyasal düzenler kurmuşlardır. Osmanlı döneminde de böyle olmuştur, fethedilen yerlere Anadolu’dan halkın bir kısmı göç ettirilmiştir. Türklerin Orta Asya’dan kuraklık nedeniyle göç etmeleri Avrupa ve Asya kıtalarında ki ülkeler ve birçok medeniyetler tarafından yayılmacı bir eylem olarak algılanmıştır.

Türklerde en eski göç hareketleri; Macar araştırmacıların bulgularına göre Türklerin bir boyu olan Etrüskler M.Ö. ilk binli yıllarda Kuzey Avrupa üzerinden Roma kıyılarına kadar gitmişler ve Roma İmparatorluğu’nun kurucu unsurları arasında yer almışlardır. Etrüskler adıyla anılan kavim, bazı dünya tarihçilerine göre aslında Anadolulu Troyalılar ile Türk kökenli İskitler'in (Sakalar) İtalya'da karışıp kaynaşmasıyla oluşan ve İtalya'daki mevcut köy kültürünü şehir kültürüne dönüştüren önemli bir halk grubunu oluşturduğunu kabul etmektedirler. Bu nedenle Türklerin medeniyeti Avrupalılardan öğrendiği savı çökmüştür. Tam tersine, Avrupa şehir medeniyetini ve uygarlığı Türklerden öğrendiğinin kanıtıdır. Avrupa’ya Göç Anadolu üzerinden olmuşsa da, kaynak Orta Anadolu değildir; Etrüskler'in atalarının Ege, Anadolu veya Kafkasya civarında yaşadıkları belirtilmektedir. Etrüsklerin kökeni hakkında Herodot'un verdiği bilgiler modern tarihçi ve arkeologlar tarafından "denizden yapılacak böylesi bir göçün mümkün olmadığı" gerekçesi ile kabul edilmemiştir.
2004 yılında Turin Üniversitesinden, Alberto Piazza tarafından yapılan genetik çalışmaya göre MÖ 7-3 yüzyıllar arasında yaşamış Etrüsklere ait 80 iskeletten alınan DNA örnekleri, Etrüsklerin bugünkü Türkiye'den İtalya'ya göç ettiklerini doğrulamaktadır. Roma şehrini ve Roma Devleti'ni kuran da Etrüskler yani Türkler'dir. İtalya'nın ortasında Etrurya adı verilen bir bölge vardır. Latince'nin kökeninde onlar vardır. Latin harflerinin oluşumu onlarla bağlantılıdır. Buradan anlaşılacağı gibi Avrupa’ya, Asya’ya Orta doğuya medeniyeti getiren, öğreten de Türklerdir. Tarihi çağların başlangıcı olan İlk Çağ, yazının icadıyla başlamıştır. Bu çağın bitişi ise M.S 375 yılında yaşanan Kavimler Göçü'dür. Orta Çağ'ın başlangıcı da M.S yaşanan Kavimler Göçü'dür. Çağın sonu ise 1453 yılında yaşanan İstanbul'un Fethi olmuştur. Bir çağı kapatanda, yeni bir çağı açanda Türk’ler olmuştur.
Türklerin İslamiyet’e geçişlerinden sonra Türkler göç/hicretin bu çerçeve de farklı anlam ve boyutlarına tanık olmuşlardır. İslami çevre düşünce sahiplerince;
Hicret kavramı, İslâm’ın getirdiği siyasal düzen hedefiyle özdeşleşmiştir. İslami açıdan Müslümanların “Şirk temelli” (Allah’a eş koşma) idare edilen ülkelerde yaşamalarını istenmeyen, kabul edilmeyen bir hüküm olarak ileri sürüldüğü belirtilir. Bu hükmün arka planı, dinî ve siyasal meşruiyeti tek bir çizgide birleştiren yorumla kuruluyor. Böylece İslami açıdan ideal bir toplum tasvirinin ancak belirli bir siyasal formatta olması gerektiği varsayılıyor. Oysa klasik din bilim literatürü, zulüm ve ibadet özgürlüğü bağlamında hicreti zorunlu kılan durumları ayrıntılı şartlara bağlamıştır.

- Darü’l-İslâm (devletin siyasî ve hukukî düzeninin İslâm esaslarına dayanması) ile Darül-harb” (Müslüman olmayan bir hükümdarın egemen olduğu yerler ve Müslümanlarla gayrimüslimler arasında henüz barış akdedilmemiş olan memleketler) ikiliğinin ötesinde,
-Darü’s-sulh, (kendisiyle barış antlaşması yapılmış ülke) darü’l-‘ahd (Barış anlaşması ile mülkiyeti cizye hükmünde bir haraç karşılığında gayri-müslimlere bırakılan yerler) gibi ara kategoriler geliştirilerek farklı yönetim biçimlerine uyarlanabilir esnek bir yaklaşım üretilmiştir. Günümüz din alimleri ise vatandaşlık sözleşmesi ve temel hakların korunması ilkelerini esas alarak çok hukuklu modern devlet düzeninde gayrimüslim çoğunluklu ülkelerde kalmayı meşru gören görüşler ortaya koymaktadırlar. Bu tanımlamalara göre bazı İslami çevrelerce kabul görmese de siyasi düzen olarak laiklik bu anlamda bir çözüm getirebilir. Bu durum, çok hukuklulukta laiklik tanımını daha net ortaya koyar. Bir görüşe göre davetin; yine laik, farklı dinli ve çok hukuklu devlet düzeninde, bireylerin zorlanmaksızın uygulanabileceği belirtilmektedir. Bu görüşe sahip olanlar tarafından verilmek istenen mesajda yer alan, “Peygamber yasaklamıştır” ifadesi herhangi bir kaynağa atıf yapılmaksızın sunulduğundan, hükmün bağlamı açısından da niteliği net değildir.
Klasik kaynaklar incelendiğinde, Mekke döneminde baskı altındaki Müslümanlar için göçün zorunlu kılındığı, Medine döneminden sonra ise bu evrensel zorunluluğun, ibadet özgürlüğü ve can güvenliği bulunan beldelerde ortadan kalktığı görülür. Hanefî geleneği dahil pek çok mezhep, zulmün fiilen bulunmadığı ortamlarda hicreti farz kabul etmemiştir. Dolayısıyla mesajdaki genelleme, hem tarihsel bağlamı hem de farklı içtihadları yok sayarak tek bir görüşü mutlaklaştırmakta, böylece otoriteye dayalı mutlak bir hüküm algısı inşa çabasını getirdiği belirtilmektedir.
Görüşler argümanın söylemsel yapısında, “adalet, liyakat ve hukuk üstünlüğü” gibi evrensel değerler sadece “İslâmî siyaset” ile özdeşleştirilirken, bu değerleri hedefleyen anayasal ya da seküler devlet modelleri bütünüyle göz ardı edilmektedir. Bu durum, gerçeklikte çoklu yollarla sağlanabilen ortak insani hedeflerin tek bir siyasal forma indirgenmesi anlamına gelir. Ayrıca darü’l-İslâm ve “şirk ülkesi” şeklindeki ikili karşıtlık, modern ulus-devletlerin çoğulcu yapısını ve Müslüman azınlıkların yaşadığı geniş coğrafyaları açıklamakta yetersiz kalacaktır. Çağdaş, “azınlık fıkhı” literatürü, Müslümanların gayrimüslim çoğunluklu ülkelerde din özgürlüğü, sosyal katılım ve davet faaliyetleri yoluyla aktif bir varlık gösterebileceğini güçlü biçimde savunur. Görüş ayrıca metodolojik açıdan da sorunludur; çünkü hadlerin tatbiki veya siyasî tevhid gibi kavramlar mutlak gereklilik olarak sunulurken, İslâm hukukunun temel amaçları arasında öncelikli sayılan can, mal ve inanç güvenliği gibi zarûrîyat (kişinin rıza göstermeyeceği bir söz ve davranışa zorlamak) ilkelerinin hiyerarşik konumu ihmal edilmiştir. Bunun sonucunda “maslahat teorisinin” sunduğu esneklik devre dışı kalmakta, niceliksel ve niteliksel şartlara bağlı değişken hükümler statik birer dogma hâline getirilmektedir şeklinde yorumlanmaktadır.
Böyle bir görüş, okuyucunun farklı İslami ilimcilerin, modern siyaset bilimcilerin ve tarihçilerin geliştirdiği alternatif yorumları tanımasını engelleyerek ikna gücünü retoriğe dayalı bir kesinlik illüzyonuyla sağlamaya çalışır.
Sonuç olarak, bu görüş dinî kaynakların tamamlayıcı çeşitliliği ve tarihsel bağlamını ihmal ederek seçmeci bir anlatı oluşturmakta; mutlak emir tarzındaki yorumuyla hem klasik içtihad farklılıklarını hem de çağdaş çoğulcu yaklaşımları görünmez kılmakta, böylece dinî argümanı siyasallaştıran tek boyutlu bir söylem inşa etmektedir. İlgili fıkıh literatürü incelendiğinde, hicretin zorunluluk kriterlerinin bağlama, zulüm düzeyine ve ibadet özgürlüğüne göre belirlendiği; “şirk temelli siyasal kimlik” ifadesinin ise yorum ve bağlamdan bağımsız mutlak bir yasak oluşturmadığı ortaya çıkar. Bu nedenle mesajda sunulan hükmün hem tarihsel-fıkıh açısından geçerliliği hem de çağdaş çok dinli-dilli toplum yapıları içindeki “uygulanabilirliği” tartışmalıdır görüşünü savunmaktadırlar.

Bir başka pencereden bakıldığında ise Gazze’den zorla göç ne tarihi, ne de dini literatüre uygun değildir. Gazze’de yaşayanları yurtlarından sürmektir. Türkiye’nin siyasal düzeni, iç barışı oluşturma da ve terörü sonlandırmada milli bir iradenin tesisi, uluslararası aktörlerin de kabul ettiği ve temelde Türkiye tarafından alınmış siyasi bir karardır.
KCK-PKK/SGD-PEJAK, vs’in terörü ve silahı bırakarak bulundukları bölgelerden göçü de siyasal bir göç değildir. Hicrette değildir, çünkü KCK/PKK devlet değildir. Suriye’de ve bulundukları bölgelerde ki amacı, Türkiye’de olduğu gibi terördü, terör devleti oluşturmaktı ve topraklar onlara ait değildi, işgalci durumunda oldukları için göç değildir. Hicret hiç değildir, hukuk tarihi açısından, İslami açıdan bir dayanağı ve farklı bir unsuru da bulunmamaktadır. Olsa olsa demokrasinin yerleşmesi, uluslararası hukukun sağlanması için ayrılıkçı grupların sınır dışı edilmesidir. PKK’nın kendini feshederek silah bırakması (!) terörü sonlandırması ve örgütün dağıtılması sürecini gerçekleştirme hareketidir.
Diğer taraftan gündemde ki fon krizi;
ABD'nin 1929 Büyük Buhranını başlatan ekonomik gerçeklikle finansal sistem arasındaki makasın açılmasının sonucu olan istismarlardan bugünün fon vurgununa, Türkiye kendi gelişme modelini kurabilecek mi?
İşte bütün sorun burada ekonomik geçerlilikle finansal sistem arasında ki uyumsuzluk, kısaca üretim olmadan, mal ve hizmet hareketi olmadan borsa rakamlarını yükseltmektir. Dünya değişiyor. Ancak asıl mesele, değişen dünyayı bu tür ekonomik araçları takip de etkili uygulamalar yerine etkili olamayan siyasal akıl veya başka bir adla devlet aklı zihniyeti gibi ıskalamalarla hâlâ eski kavramlarla anlamaya ve yönetmeye çalışılmasıdır. Yaklaşık bir-iki asır önce sanayi üretimi, sermaye birikimi ve finansal piyasalar üzerinden şekillenen dünya düzeni, bugün yapay zekâ, veri, enerji, teknoloji, küresel tedarik zincirleri ve finansal sermaye arasındaki yeni ilişkilerle dönüşüyor.

Türkiye'deki fon krizinde de olağanüstü getiri beklentileri, belirli hisselerde yoğunlaşan vurgun amaçlı yatırımlar, fiyat oluşumuna ilişkin organize şüpheler ve sonunda içi boşaltılmış fonların yükümlülüklerini yerine getirememesi ve temerrüt sebebiyle tasfiye kararları gündeme geldi.
Kamuoyunun da çok iyi bildiği gibi Reuters'ın da dünyaya duyurduğu 2 Ekim 2026 tarihli incelemesine göre, yedi portföy yönetim şirketinin 131 fonunun tasfiye sürecine alınması doğrudan yüz binlerce, dolaylı olarak da bir çok yatırımcıyı etkiledi. İşte paradigma değişiminin en önemli boyutu burada ortaya çıkıyor. Uzun yıllar ülkelerin gelişmişliğini millî gelir, sanayi üretimi, sermaye birikimi ve dış ticaret gibi göstergelerle değerlendirdik. Bugün bunlara teknoloji geliştirme kapasitesini, stratejik üretim alanlarını kontrol edebilme gücünü, insan kaynağının niteliğini, kurumların güvenilirliğini ve üretkenlik artışının topluma nasıl yansıdığını da eklemek zorunluluğu vardır.
Yüzyıl önce yaşanan finansal krizler, piyasa büyüklüğünün ve yatırımcı iyimserliğinin ekonomik gerçekliğin yerini alamayacağını gösterdi. Bu arada birçok büyük, küçük ekonomik krizler yaşanmış ve her olayda (bankacılık, borsa döviz vb) yeni bir kontrol ve takip mekanizması oluşturulmuştur. Mağdurlara devlet destek olmuş, ama kazananda kazanmış oluyor. Millet ve devlet sırtından bu tür vurgunlar, soygunlar ve talanlara fırsat veriliyor sonra mağdurlar susturuluyor ve unutuluyor. Hukuk sadece olaydan sonra işlememeli, öncesinden de işletilmelidir.
Bugün yaşadığımız fon krizi de geçmişte ki benzer soruları yeniden gündeme getiriyor: Finansal sistem kimin için çalışıyor? Üretilen değer ile piyasa fiyatları arasındaki ilişki ne kadar sağlıklı? Denetim kurumları riskleri zamanında belirleyebiliyor mu? Ekonomik büyüme, toplumsal refaha dönüşebiliyor mu? Bu sorulara yalnızca mevcut krizi yönetmek amacıyla cevap aramak yeterli değildir. Geleceğin ekonomik ve toplumsal düzenini hangi ilkeler üzerine kuracağımızı da düşünme zorunluluğu ortadadır. Çünkü dünya, sanayi toplumunun kurallarıyla açıklanamayacak kadar değişiyor. Teknoloji, üretim, finans ve jeopolitik güç arasındaki ilişkiler yeniden şekilleniyor. Ülkelerin gelişmişliği de giderek daha fazla, bu ilişkileri nasıl yönettiklerine bağlı hâle geliyor.
Barışın hakim olduğu bir dünya ümidiyle, Cumhuriyetimizin 103. Yılı kutlu olsun.
Esen kalın.