Enflasyon Ataleti
Atalet aslında fizik bilimine dair bir kavram. Bir cismin hızını, yönünü veya hareket durumunu değiştirmeye karşı gösterdiği direnci ifade eder. Duran bir cismin durmaya devam etmesi ya da hareket halindeki bir cismin aynı hareketi devam ettirmek istemesi atalettir.
Türkiye’de ekonomik tartışmalar içerisinde özellikle enflasyon tartışmalarında çokça geçmesinin sebebi de enflasyonun uygulanan politikalara rağmen yüksek seyretmesinden kaynaklanmaktadır. Haziran 2024’te ulaştığı zirveden bugün itibarıyla geldiği seviyeye bakılınca bu kavramın kullanılması anlaşılabilir. Türkiye 1970’lerin sonundan bu yana enflasyonla mücadele adı altında en az sekiz kapsamlı program uygulamıştır. Bunların yalnızca biri (2001 sonrası dönem) kalıcı sayılabilecek bir dezenflasyon üretmiş, o kazanım da yaklaşık on beş yıl içinde geri verilmiştir. Bu tekrar eden başarısızlık hikâyesi, meseleyi bir “doğru yol haritası bulma” sorunu olmaktan çıkarıp yapısal ve kurumsal bir soruna dönüştürmüştür.
Bugün sadece faiz üzerinden tartıştığımız enflasyonu sadece para politikaları ile istenen düzeylere düşürmek üstelik orada kalıcı hale gelmesini sağlamak özellikle Covid sonrası tüm kartların yeniden dağıtıldığı küresel ekonomide ne derece mümkündür? Faizleri düşürsün diye Trump tarafından atanan Fed Başkanı dahi belki faizleri yükseltmek zorunda kalacağız diyorsa varın gerisini siz düşünün.
Enflasyon hedeflemesi rejiminin çalışabilmesinin ön koşulu, orta vadeli beklentilerin hedef etrafında sabitlenmiş olmasıdır. Türkiye’de bu bağ uzun süredir kopmuş durumda. Merkez Bankası’nın anket verileri, hane halkı ve reel sektör beklentileri ile resmî hedef arasında sistematik ve büyük bir uçurum olduğunu göstermektedir. Piyasa katılımcılarının beklentileri hedefe görece yakın seyretse bile, fiyatlama kararını fiilen veren aktörler (küçük ve orta ölçekli işletmeler, perakendeciler, kira sözleşmesi yenileyen ev sahipleri) anketlerdeki “piyasa katılımcısı” değildir. Onların beklentisi geriye dönük biçimde oluşur: Gelecek yılın fiyat artışı, geçen yıl yaşanan artışta gizlidir.
Beklentiler geriye dönük olduğunda enflasyon kendi kendini besleyen bir sürece dönüşür ve para politikasının etkinliği ciddi biçimde zayıflar. Faiz artışı talebi bastırır, ancak fiyatlama davranışını değiştiremez. Ortaya çıkan sonuç, dezenflasyonun en maliyetli biçimidir: Büyüme yavaşlar, işsizlik artar, ama enflasyon beklenen hızda düşmez. Bu duruma da iktisatçılar enflasyon ataleti olarak yaklaşıyorlar.
Kronik yüksek enflasyona uyum sağlamış bir ekonomide firmaların fiyatlama mantığı yapısal olarak değişir. Firma, satış fiyatını tarihî maliyet üzerinden değil, yerine koyma maliyeti (replacement cost) üzerinden belirlemeye başlar. Amaç kâr maksimizasyonu değil, stok ve işletme sermayesinin reel olarak korunmasıdır. Bu davranış tamamen savunmacıdır (firma açısından hayatta kalmanın koşuludur) ancak makroekonomik sonucu enflasyonun aşağı yönlü katılığıdır. Girdi maliyeti düşse dahi firma fiyatını düşürmez, çünkü bir sonraki alım döneminde maliyetin yeniden yükseleceğini hesaplamaktadır. Ticari etik standartlarının zayıflaması ve denetimsizlik mekanizmalarının yetersizliği kontrolü daha da zorlaştırmaktadır. Aynı marka ürünün iki farklı markette % 30’a varan fiyat farkı ile satılmasına Bizzat şahit oldum. Ya bunlardan biri çok ciddi zararına satmakta ya diğeri kafasına göre etiket oluşturmakta. Burada piyasa yapıcı kim? Denetleme mekanizması nasıl çalışıyor bilmiyorum.
Resmî enflasyon verisi ile kamuoyunun algıladığı enflasyon arasındaki son araştırmalara göre % 22’lik bir fark teknik bir istatistik tartışmasının ötesinde bir sorundur. Çünkü fiyatlama ve ücret pazarlığı kararları, resmî endekse değil algılanan enflasyona göre alınır.
Bir mülk sahibi ya da bir tedarikçi, KOBİ, resmî orana güvenmiyorsa, pazarlığını kendi hesapladığı orandan başlatır. Bu durumda resmî verinin düşmesi, dezenflasyonu sağlamak bir yana, resmî verinin ilgisizleşmesine yol açar. Enflasyon hedeflemesi rejimi, hedefin gözlemlenebilir ve güvenilir bir göstergeye bağlı olmasını gerektirir; göstergenin kendisi tartışmalıysa çıpa işlevi ortadan kalkar.
Geçmişte hem ülkemizin hem uluslararası arenada çeşitli ülkelerin enflasyonla mücadele programları gibi elimizde bir veri seti bulunmaktadır. Türkiye’de enflasyonla mücadelenin tekrar eden başarısızlığı, uygulanan para politikasının teknik hatalarıyla açıklanamaz. Sorun, dezenflasyonun gerektirdiği kurumsal süreklilik, mali disiplin, gelirler politikası uyumu ve sosyal maliyet paylaşımının aynı anda ve yeterince uzun süre sağlanamamasıdır. Merkez Bankası, kendisine ait olmayan bir sorunu kendi sınırlı araçlarıyla çözmeye çalıştığı sürece, elde edilen kazanımlar kalıcı olmamaktadır. Aslında sorunun kalıcı çözümü ekonomiden daha çok siyaset bilimi alanına girmektedir.